• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/DuaKutuphanesi
  • https://plus.google.com/102328160961844257534/posts
  • https://www.twitter.com/DuaKutuphanesi
Kelime-i Şehadet
Takvim
Hediyelik Dualar
Kur'an-ı Kerim
Evliyalar Ansiklopedisi
Büyük Şafii Fıkhı
 Büyük Şafii Fıkhı
Hayatu's Sahabe

Peygamber Efendimizin Gece İbadeti

Hz. Peygamber (s.a.v), ümmetine her konu da örnek olmuş ve örneliği ile birlikte her daim hayatında yaşayarak bir fiil temsil etmiştir. Böyle bir örnekliğe şahit olan sahabilerin lafızlarından Peygamberimiz’in gece ibadet hayatı…




Zaman kavramı izafi bir kavramdır. Dünyanın güneş karşısında ve yüzelli milyon kilometre uzağında, 24 saatte bir defa dönmesiyle gece ve gündüz meydana gelir. Böylece yeryüzünde her an Yüce Allah anılır ve O’na ibadet edilir. Türkiye’de sabah namazı kılınırken Amerika’da akşam namazı, Çin’de öğle namazı, belki Japonya’da ikindi namazı kılınır. Aynı yerde namazlar beş vakte yayılarak, insanın fizik ve mânevî eğitimi sürüp gider. Farz namazlardan akşam, yatsı ve sabah namazı ile sünnet olan teravih gece vakti içine serpiştirilmiştir. Ancak bunlar gece uykusu dışında, uyanık olunabilen zamanlarda eda edilir. Acaba bunların dışında uykuya ayrılan süre içinde Hz. Peygamber (s.a.s) ve sahabilerin yaptıkları bir ibadet var mıdır? Günümüzde boş vakitleri olan veya gündüz mesaisini aksatmamak şartıyla gecesini değerlendirmek isteyenler için, Allah Elçisinin gece hayatını tanımakta faydalar vardır.

GECE İBADETİNE KALKANLARIN ÖVÜLDÜĞÜ ÂYETLER

Kur’ân-ı Kerim’de takva sahiplerinin dünyadaki halleri arasında, gece ibadetlerinden şöyle söz edilir:

“Onlar, gecelerini, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geçirirler.” (Furkan, 25/64). “Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde bağışlanmalarını isterlerdi.” (Zâriyât, 51/ 17,18).

“Korkuyla ve umarak, Rablerine dua etmek için, onların yanları yataklarından uzaklaşır ve kendilerine verdiklerimizden Allah yolunda harcarlar.” (Secde, 32/ 16).

“Şüphe yok ki Rabbin, senin ve yanında bulunanlardan bir topluluğun, gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını biliyor. Geceyi ve gündüzü Allah belirler. Sizin bu vakitleri tam olarak hesaba katamayacağınızı bildiğinden, tövbenizi kabul eder.” (Müzzemmil, 73/20).

Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü’nün yolunu izleyerek gece namazına kalkardı. Henüz saatın keşfedilmediği bir dönemde gecenin ne kadar zamanında namaz kıldığını, sabaha ne kaldığını bilmeyerek ihtiyaten bütün geceyi ibadetle geçirenler hatta ayakları şişenler olurdu.

PEYGAMBERİN GECE İBADETİ

Doğrudan Nebî (s.a.s)’i, gece namazına çağıran bir âyette şöyle buyurulur: “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus fazla bir nâfile olarak, Kur’ân’la teheccüd namazı kıl. Böylece belki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.” (İsrâ, 17/79).

“Makâm-ı Mahmûd (övülmüş makam)”; çoğunluk âlimlere göre, Hz. Muhammed’in nâil olacağı “Şefâat makamı” veya kendisine “Livâü’l-hamd (övgü sancağı)” nın verileceği makamdır.

PEYGAMBER (S.A.S)’İN MEDİNE DÖNEMİNDE İZLENEN İKİ GECESİ

İki sahabinin bizzat Allah Rasûlü’nün gece yaptığı ibadetle ilgili görgüye dayalı nakilleri şöyledir: Bunlardan birisi Hz. Peygamber (s.a.s)’in eşi Hz. Âişe olup, Abdullah İbn Ömer’in sorusu üzerine, O’nun bir gecesini şöyle anlatmıştır:

“Bir gece izin isteyip abdest aldı, namaz kıldı, Kur’ân okudu, uzun uzun ağladı, sabah namazı için Bilal (r.a) gelmişti. Geçmiş ve gelecek günahları affedildiği halde niçin bu kadar kendini üzdüğünü sorması üzerine, Nebî (s.a.s) “Ben çok şükreden bir kul olmayayım mı? Üstelik Allah bu gece, Âl-i İmran

Sûresi’nin son on âyetini indirdi. Vay! bunu okuyup da, bu konuda düşünmeyene!” Başka bir rivayette, “Vay! Bunu çeneleri arasında çiğneyip de bu konuda düşünmeyenlere!” buyurdu.” (bk. Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münâfikûn, 79-81; Tirmizî, Salât, 187).

Diğer sahâbî Abdullah İbn Abbas (r. anhümâ) dır. İbn Abbas, teyzesi ve Allah Elçisi’nin eşi olan Meymûne (r.anhâ)’nin evinde gecelemiş ve Nebî (s.a.s)’in bir gecelik ibadetini şöyle anlatmıştır: “Nebî (s.a.s) gecenin son üçte birinde kalktı, göğe bakarak, Âlu İmran Sûresi’nin son on âyetini okudu, abdest aldı, namaz kıldı, ben de onun yaptığını yaptım, ağladı, ikişer ikişer on iki rek’at ve bir rek’at da vitir olmak üzere on üç rek’at namaz kıldı, sonra Bilal ezan okuyunca iki rak’at namaz kıldı, sonra çıkarak sabah namazını kıldırdı.” (Buhârî, Tefsir, Sûre 3, bab:17, 18). Başka bir rivayette; gece yarısında veya gece yarısından biraz önce veya sonra kalktığı, Âlu İmrân Sûresi’nin sonundan on âyeti okuduğu, sonra abdest alıp, on üç rek’at namaz kıldıktan sonra müezzin gelinceye kadar yatağa yaslandığı nakledilir.” (bk. Buhârî, Tefsir, Sûre 3, bab:19, 20).

Rasûlüllah (s a.s)’in seherlerde kalkınca okuduğu, Âlu Imran Sûresi’nin sonundaki âyetleri, anlamını tefekkür etmek üzere aşağıda veriyoruz:

Konu başlangıcı olan ilk âyette şöyle buyurulur: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için şüphesiz açık deliller vardır.” (3/190).

1) “Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzere yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve (şöyle derler): “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tesbih ve tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru!” (3/191)

Bu iki âyette mü’minler aklını kullanmağa çağrılmakta, fizik, kimya, biyoloji ve astronomi olaylarına dikkat çekilmektedir. Tefekkür; düşünmek ve yararlı düşünce üretmek demektir. Mü’min her durumda Allah’ı anmalıdır. Nitekim rahatsız olan Imran İbn Husayn (r.a), nasıl namaz kılacağını sorunca, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Namazını ayakta kıl, buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yanın üzerine yatarak kıl.” (Buhârî, Taksîr, 19; Tirmizî, Mevâkît, 157; İbn Mâce, İkâme, 139).

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İnsanlara yararlı bir konuda bir saat düşünmek, gece boyunca nâfile ibadetten daha hayırlıdır.” Bişr el-Hafî şöyle demiştir: “İnsanlar Allah’ın yüceliğini düşünseler, Allah’a isyan etmezlerdi.” (İbn Kesîr, Muhtasar Tefsir, I, 346, 347). Diğer yandan Yüce Allah’ın hiçbir şeyi boş yere yaratmamış olması, bütün canlı veya cansız varlıkların bir yaratılış hikmeti bulunmasını gerektirir. Bu gün için en gereksiz ve yararsız gibi görülen bir bitki, hayvan veya camit bir varlığın yeni bir keşif ve icat sonunda nice yararlarının bulunduğu görülen olaylardandır.

2) “Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu rezil etmişsindir. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur.” (3/192).

3) “Rabbimiz! Biz: “Rabbinize iman edin” diyerek, imana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı da iyilerle beraber al.” (3/193).

4) “Rabbimiz! Peygamberlerin vasıtasıyla bize vadettiklerini ver. Kıyamet gününde bizi rezil etme. Şüphesiz sen verdiğin sözden caymazsın.” (3/194).

5) “Rableri onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini boşa çıkarmayacağım. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Ben’im yolumda eziyete uğrayanlar, savaşanlar ve öldürülenlerin günahlarını mutlaka örteceğim. Ve onları, Allah katından bir mükâfat olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. En güzel mükâfat Allah katındadır.” (3/195)

Bu âyet, Ümmü Seleme (r. anhâ)’nın Hz. Peygamber’e: “Biz, Allahu Teâlâ’nın hicret konusunda hiç kadınlardan söz ettiğini işitmiyoruz.” diye sorması üzerine inmiştir.Yukarıdaki dualar kadın-erkek ayırımı söz konusu olmaksızın müşterektir. Nitekim Allah mü’minin duasını geri çevirmeyeceğini şu âyetle bildirmiştir: “Kullarım, sana beni sorunca; şüphesiz ki, Ben çok yakınım. Dua edenin duasını, dua ettiğinde kabul ederim. O halde onlar da benim emrime uysunlar ve bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olalar.” (Bakara, 2/ 186).

6) “İnkâr edenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşmaları seni aldatmasın.” (3/196).

Küfür ehlinin refah, sevinç ve neşe içinde bulunması, zevk ve safa içinde gezip dolaşması kimi mü’minlerin kalbini meşgul edebilir. Cenab-ı Hak bir sonraki âyetle bunların geçici ve aldatıcı şeyler olduğunu bildirmekte, mü’minlerin daha gerçekçi ve insanca bir hayat sürmelerini istemektedir.

7) “Bu, az bir geçimdir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası!” (3/197).

8) “Fakat Rablerinden korkanlar için, Rableri katından bir bağış olarak, içinde sürekli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İyiler için, Allah katında olan şeyler daha hayırlıdır.” (3/198).

9) “Kitap ehlinden, Allah’a boyun eğerek, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene iman edenler vardır. Onlar Allah’ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onların da, Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz, Allah hesabı çabuk görendir.” (3/199).

10) “Ey iman edenler! Sabredin, düşman karşısında sabırlı olun, direnin ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.” (3/200).

Bu son âyette sözü edilen “râbıta yapın, direnin, irtibatlı olun” ifadesi üzerinde durmak istiyoruz. .Müfessirler buradaki râbıtaya; düşmana karşı disiplin içinde direnmek, sınırda veya düşman karşısında nöbet tutmak, bir namazdan sonra diğer namazı beklemek gibi anlamlar vermişlerdir. (bk. Taberî, Câmi’, Mısır 1954, IV, 221; Kurtubî, Câmi’, IV, 323; Râzî, Tefsir, IX, 156).

Mutasavvıflara göre râbıta; müridin şeyhini düşünerek kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhinin rehberliğinde kalbini Hz. Peygamber’e ve Yüce Allah’a bağlamasını ifade eder. Genel olarak her tasavvuf yolunda râbıta vardır. Daha çok Nakşibendiyye’nin terimlerindendir. Tasavvuf ehli râbıta için: “..sâdıklarla birlikte olunuz.” (Tevbe, 9/ 119) âyetiyle, Hz. Peygamber (s.a.s)’in “Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisine dayanırlar. (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50). Buna göre tasavvuftaki râbıta dolaylı yoldan Allah’a gitmek ve aracılar vasıtasıyla O’nunla mânevî bağ kurmaktır. Doğrudan Yüce Allah ile mânevî bağ kuramayanlara bu şekildeki râbıta tavsiye edilmiştir. Aksi durumlarda buna gerek görülmemiştir. (bk. S. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, İstanbul 1990, s. 447).

Hadislerde râbıta ve ribât çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. “Bir gün Allah yolunda ribatta bulunmak, dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd, 73; Müslim, İmâre, 163; Nesaî, Cihâd, 39). “Kim bir günlük ribatta bulunursa, bir aylık oruç ve ibadetten daha çok ecir kazanmış olur.” (Nesaî, Cihâd, 39; Tirmizî, Fadâilu’l-Cihâd, 35; İbn Mâce, Cihâd, 7). Bu ve benzeri hadislerde “rabata” kökünden “ribât” ; “sınırda veya düşman karşısında nöbet tutmak” demektir.

Âyet ve hadislerdeki ribat ve râbıta sözcüğü dikkatlice incelendiğinde; kişinin bir yere, bir komutana bağlı olarak disiplin içinde ve bir topluluk arasında, sınır nöbetinde veya düşman karşısında direnmesi anlamı görülür. Tasavvufta da kişinin birbirini sevmesi, Peygamber ve Allah sevgisinde bütünleşmesi, birbiriyle bağlantılı olduğu bilincinde buluşması, nefis ve şeytanın olumsuz etkilerine karşı “disiplinli, mânevî bir duruş ve direniş” göstermesi anlamına gelir.

Diğer yandan Kur’ân-ı Kerim’de mü’minlerin Allah’ın ipine sımsıkı ve toplu olarak sarılması ve parçalanıp ayrılmaması istendiğine göre, Allah yolunda buluşan büyük topluluklar için rahmet ve nusret-i ilâhiyenin tecellisi umulur.

Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   269 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam2
Toplam Ziyaret64968
Editörün Seçtikleri
Kütübü Sitte
Dua İstiyorum